Aşkın Coğrafyası

Aşkın coğrafyası var mı?

Doğu’nun aşkları başka Batı’nın aşkları başka mı? Birbirinden farklı, hatta birbirine tamamen yabancı iki ayrı aşk geleneği mi var yeryüzünde? İçinde yaşadığımız kültür mü belirliyor aşklarımızı, yoksa aşk dediğin, aileye-kültüre-topluma, kısacası şartlara rağmen gelişen daha bağımsız bir “vaka” mı?

“Batılılar aşkı bizim gibi yaşamıyorlar. Onların aşkı daha pragmatik. Daha maddiyatçı. Bizde ise daha maneviyatçı aşk. Gelenek olarak farklıyız,” dedi genç bir kadın, “Türkiye’de kadının durumu” üzerine bir panel sonrasında.

Batılıların aşkı bizim gibi “ulvi” yaşamadığı son derece büyük ve alışıldık bir genellemeden başka bir şey değil. Peki nereden geliyor bu koca klişe? Hangi bilgi ağı, hangi ampirik gözlem, hangi araştırma buna sebep?

Genç kadın hafifçe kızararak cevaplıyor. “Tabii düşününce fark ediyorum, belki de izlediğimiz filmlerin etkisinde kalıyoruz… Amerikan filmlerinde nasıl resmediliyorsa ilişkiler, tüm Batı toplumlarında öyle zannediyoruz.” Ardından ekliyor: “Ama bu bizim suçumuz mu? Bizzat Amerikalılar kendi kültürlerini böyle göstermek, tüm dünyaya böyle tanıtmak istedikten sonra?..”

Dünyanın pek çok yerinde pek çok genç insan Amerikan dizilerine ve filmlerine bakarak “Batı dünyası hakkında” bir fikir ediniyor. Buradan yola çıkarak Batı’nın aşklarının “maddiyat”, Doğu’nun aşklarının ise “maneviyat” ağırlıklı olduğuna dair genellemeler yapabiliyor. Sonra da her tanıştığı Batılıyı bu şablona oturtmaya çalışıyor. Ve bu kaba genellemeleri gene Amerikan sineması besliyor. Bu arada Batı toplumlarında nice insan da kendi genellemelerini ve klişelerini üretmekle meşgul “Doğu’nun aşkları”na dair. Sonuçta bitmez tükenmez bir “lunapark aynaları”na bakar gibiyiz, bir türlü “hakikat”i yakalayamıyoruz aynalardaki çarpık imajlara takılmaktan.

Oysa popüler filmler yerine edebiyat olsaydı rehberimiz, pusulamız ve tabii biz daha çok okuyan bir toplum olsaydık, belki de daha farklı olurdu Batı’nın aşklarına dair algımız. Edebiyat, insanları, kültürleri birbirine yakınlaştırır. Ortak paydaları hatırlatır.

Honore de Balzac, Madam de Berny’ye yazdığı bir mektubunda şöyle der: “Mutsuzsunuz, biliyorum bunu, oysa ruhunuzda sizin bilmediğiniz ve sizi hâlâ yaşama bağlayabilecek zenginlikler var.” Ve ardından aşkı ikiye ayırır Balzac: “Hükmeden aşk” (yani tamamen yönetmeye, bir başkasının üzerinde tahakküm kurmaya dayalı aşk) ve adayıcı aşk (yani diğerkamcı, bencillikten uzak, nefsi öldürmeye dönük aşk).

“Sevgi zorlanırsa, bu zorlama insanı çabuk bıktırır…” der Voltaire. Felsefenin sevgiyle birleşmesini önerir. Bilgi ile aşkın buluşması tasavvufta en berrak halini alır. Tasavvufa göre bu âlemin temeli de, sebebi de aşktır. “Ben bir gizli hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım,” sözünün özü gene aşktır.

Ama “aşkın bilgisi” dillendirilmemesi, yazılmaması gereken bir bilgidir. Bu sebeptendir ki, “aşkını anlatmaya yeltenme sakın, ancak söylenmemiş aşklar aşktır…” der William Blake.

Ve gelmiş geçmiş en çetrefil aşk hikâyesi Yusuf ile Züleyha… İki farklı şekilde bakılabilir Züleyha’ya. Kimileri -çoğunluk- son derece bencil, muktedir ve maddiyatçı bir kadının suretini görür onda. Mutasavıfflar için ise her şeyden önce bir âşıktır Züleyha. Nereye baksa âşığını görecek, “Yusuf” ismini sayıklayacak, onun isminde mevcut olmayan harfleri silecek kadar kendini kaybetmiş bir âşık. Yorumdan yoruma, algıdan algıya derin farklar var mesele aşk olduğunda. Doğu-Batı genellemesine sığmayacak kadar karmaşık ve ortak, aşka dair ne varsa…

Elif Şafak