'Tarih' kategorisi için arşiv

Kafasız Horoz Mike

mikenhcjj210 Aralık 1945′te Colorado’nun Fruita şehrinde semiz bir horoz yavrusunun kafası kesildi ve bu horoz yavrusu yaşamaya devam etti. Bu horozun kafasını kesen balta inanılmaz bir biçimde horozun şahdamarını ıskaladı ve beyin sapının yaşamasına, hatta büyümesine yetecek kadarlık kısmını boynunda bıraktı.

photo01wc9

Mike olarak tanınan bu horoz ulusal bir şöhret olarak ülkeyi dolaştı; Time ve Life dergilerine çıktı. Sahibi Lloyd Olsen ABD’nin tamamında düzenlediği etkinliklerde ”Kafası Olmayan İnanılmaz Horoz Mike”ı göstermek için 25 cent ücret aldı. Mike kart bir pilicin kafasını alarak eksiksiz bir biçimde boy gösterebilecek durumdaydı. Aslında Mike’ın kafasını Olsen’in kedisi yemişti. Mike şöhretinin doruğunda ayda 4500 dolar kazanıyordu ve kendisine 10000 dolar değer biçiliyordu. Onun başarısı, piliçlerin kafasını kesen bir dizi taklitçiyi beraberinde getirdi, ama bu taklitçilerin talihsiz kurbanlarından hiçbiri 1-2 günden fazla yaşamadı.

mike-3
Mike’ın yemeği ve suyu bir göz damlalığıyla veriliyordu. Kafasını kaybetmesinin ardından geçen 2 yıllık süre zarfında yaklaşık 2.7 kilo aldı ve mutlu bir biçimde boynuyla yiyecekleri ”gagalayarak” ve tüylerini düzelterek vaktini geçirdi. Mike’ı çok iyi tanıyan biri şu yorumu yaptı: ”O, kafası olmadığının farkında olmayan büyük, şişman bir piliçti.”

MikeTheHeadlessChicken
Felaket, Arizona’nın Phoenix şehrinde bir otel odasında geceleyin meydana geldi. Mike’ın nefesi tıkandı ve Olsen’in korktuğu başına geldi: Göz damlalığını önceki günkü gösteride bırakmıştı. Solunum yollarını açamayınca, Mike nefesi kesilerek öldü.
32625728-bded9e724f-thumb1
Mike Colorado’da hala bir idoldür ve Fruita 1999′dan bu yana her Mayıs ayında onun ölümünü ”Kafasız Horoz Mike” günüyle anmaktadır.

Çanakkale Şehitlerine

40ra53

Şu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “Bu bir Avrupalı!”
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!

Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.

Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar…
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.

Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.

Mehmed Akif Ersoy

Kaval

kaval7

 

Çoban çalgısı olarak bilinen kaval, yörede daha çok şimşir ağacından (nadiren livori, incir ve erik ağacından), altta 1 ve üstte 7 delikli olarak imal edilir. Dilli kaval ve dilsiz kaval olarak adlandırılan iki türü vardır. Dilli kavalın ucunda ses üretimini sağlayan bir düdük bulunur. Dilsiz kaval ise içi boş bir boru olup çalan kişi nefes teknikleriyle istenen sesi cıkarır. Kavalın kökeni hakkında değişik görüşler varsa da insanoğlunun en eski çalgılarından olduğu bilinmektedir. Ortadoğu ve orta asyada değişik formlarına rastlanır. Karadeniz bölgesinde diğer yörelerde sınırlı kullanımına rağmen Trabzon’da Köprübaşı ve Çaykara ilçeleri ve Hopa Kemalpaşa bölgesinde tek geleneksel müzik enstrumanı olarak horonlara eşlik çalgısıdır


Tarihçe:
Bilinen en eski kaval Macaristan‘da bir Türk çobanın mezarında bulunmuş olan turna kuşunun kemiklerinden yapılmış çifte kavaldır. Kaval ülkemizde çok çeşitli bölgelerde çalınır türkülere eşlik eder. Türkiye‘de kaval denilince akla Sinan Çelik,Osman Aktaş gibi ustalar gelir. Kaval dünyaya bir Macar çalgısı olarak tanıtılmış olsa da aslında kökeni Orta Asya’ya dayalıTürklerce çalınan bir nefesli çalgıdır.

Teknikler:
Dilsiz Kaval üflenme teknikleri açısından Ney‘e benzer fakat ayrıldığı önemli farklılıklar vardır. Dilsiz kavaldan ses çıkarmak için dudaklar U harfi biçimine getirilir ve çeneye paralel tutlan kaval yüz ekseninden yaklaşık 45 derece sağ ya da sola saptırılarak ses çıkarılmaya çalışılınır. Dilli kavalda ses çıkartmak daha kolay olsa da çalmak için horlatma denilen ve alt-üst çene kemiklerininde kullanıldığı zor bir yöntem uygulamak gerekir. Yapı olarak oldukça basit olan kaval nefese büyük özgürlük tanıdığı için çok değişik üfleme teknikleri geliştirilebilir.

Kaynakça:
Özhan Öztürk(2005). Karadeniz: Ansiklopedik Sözlük. 2 Cilt. Heyamola Yayıncılık. İstanbul. ISBN 975-6121-00-9

http://tr.wikipedia.org/wiki/Kaval” adresinden alındı.

 

 

Şapka Kurbanları

Şeyh Said’in asılışından 5 ay sonra Türkiye Büyük Millet Meclisine “Şapka iktisası” ismiyle şapka giymeyi mecburi kılan bir kanun getiriliyor!

Hayret!

Örf ve adet ölçüleri dururken kılığı kanunla biçilmiş ve mecburi kılınmış hangi millet var bu dünyada?

Üniforma için bile aynı şey… İnsanoğlu dilerse onu giyer ve belirttiği mesleğe girer; dilemezse de hem o meslekten, hem üniformasından uzak kalır. Yani mecburi kılık ancak bellibaşlı mesleklerin hakkı olarak o meslek içinde düşünülebilir, gönül rızasına dayanır ve asla meslek zarureti olmaksızın topluma teşmil edilemez. Yoksa bu, horozlara kırmızı ibiklerini kesip yerine kül rengi baykuş saçı dikmelerini emretmek gibi bir şey olur.

Hürriyet vatanı İsviçre’nin “Giyyom Tel” hikayesindeki şapka, hiç olmazsa, halkın giymekle değil, selamlamakla mükellef olduğu bir Firaun serpuşuydu ve onu kendi öz rengine sahiplik haklarından mahrum bırakmıyordu.

“Giyyom Tel”e selamlaması emredilen şapka:

-Ben varım!

Diyen bir sembol..

Türk’e zorla giydirilen şapka ise:

-Sen yoksun!

Diyen bir remz…

Şeyh Said hadisesinin hemen arkasından başlayan ve laiklik teranesiyle devam eden İslamı kazıma hareketi hiçbir fikri, ilmi ve hukuki tepkiye çarpmadı. Basit halk infialleri ve onların doğurduğu, küçük, fakat bütün memleketi üç ayaklı sehpalarla donatıcı direnişler müstesna, hiçbir ağızdan şu sesler işitilmedi;

-Eğer laiklik, dini devletten ayırmak, tarafları birbirinin dünyasına el atmaktan yasaklamak demekse(ki Avrupalı anlayış budur!), müslümanların üzerinden ruhi ve menfi bir mana tüttüğüne inandığı şapkayı zorla kellelere oturtma fermanı nasıl çıkartılabilir?

Son Devrin Din Mazlumları 

Necip Fazıl Kısakürek

Ermeni Katliamı mı Dediniz?

Katliam: İzmit’in Kollar köyünden Ermeniler tarafından balta ile katledilen Müslümanlardan bir kısmının olaydan sonra çekilen fotoğrafı;
1- Boşnak Malik 2- Abdulmecid oğlu Ali 3- Ali oğlu Seyid (14 yaşında) 4- Ömer oğlu Abdulgani 5- Abdulgani oğlu Mecid 6- Abdullah oğlu Hüseyin 7- Bekir oğlu Yusuf 8- Osman oğlu İsmail
Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

Erzincan’da Ermeniler tarafından ırzına geçilerek öldürülen Pakize adlı bir Türk kadını.
Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.

 

25 Nisan 1918′de, Subatan’da Ermeniler tarafından öldürülen Türk çocuklar, kadınlar ve karınları deşilerek bebekleri çıkarılan anneler.
Kaynak:Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.

 

Erzincan’ın Odabaşı bölgesinde, Ermeniler tarafından oyularak katledilen bir Türk.
Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures.

 

Sivas’ta Ermeni çeteleri tarafından yapılan katliamda boğazı kesilerek öldürülen jandarma Mustafa.
Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

 

Ordudan hava değişikliği için terhis edilen ve 23 Temmuz 1915 de Diyarbakır’ın Lice kazasına bağlı Kum ve Çom köyleri civarında elleri ayakları bağlanarak Ermeni komitecileri tarafından şehit edilen askerler.
Kaynak : Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri.

 

Diyarbakır’ın Şark nahiyesine bağlı Hızır İlyas Köyü Mersani Deresi (23 Temmuz 1915). Hono ismindeki Ermeni’nin başında bulunduğu çete tarafından hançer ve kurşunla şehit edilen erkek, kadın ve çocuklar.

Kaynak: Ermeni Ayaklanmaları ve İhtilal Hareketleri

 

Erzincan Odabaşı bölgesinde, birbirlerine bağlanmış halde öldürülmüş kadın ve çocukların cansız bedenleri. kadın ve çocukların cansız bedenleri.
Kaynak :Massacre Exerted By The Armenian On The Turks During World War I Pictures