'Öykü' kategorisi için arşiv

Küçük Zeki Çocuk

 

Bir zamanlar küçük bir çocuk okula başlamış. Çok küçük bir çocukmuş. Okulsa büyük bir okulmuş. Fakat küçük çocuk bahçe duvarından sınıfa yürüyerek gideceğini keşfettiğinde mutlu olmuş. Bundan sonra okul ona eskisi kadar büyük görünmemeye başlamış.

Bir sabah, küçük çocuk okuldayken öğretmeni seslenmiş:”Bugün çiçek resmi çizeceğiz!” Küçük çocuk çok sevinmiş. Resim yapmayı çok seviyormuş. Her türlü resim yapabilirmiş. Aslanlar, kaplanlar, tavuklar, inekler… Trenler, tekneler… Mum boyalarını çıkarmış ve başlamış çizmeye.

Fakat öğretmeni: “Bekleyin, daha başlamayın!” diye bağırmış. Ve herkes hazırlanana kadar beklemişler. “Şimdi…” demiş öğretmeni,”…çiçek resmi çizeceğiz!” Küçük çocuk çok sevinmiş. Resim yapmayı çok seviyormuş. Güzl çiçekler yapmaya başlamış. Pembe, portakal rengi ve mavi; rengarenk çiçekler…

Fakat öğretmeni “Bekleyin! Ben size nasıl yapacağınızı göstereceğim!”demiş. Tahtaya bir çiçek resmi çizmiş. Sapı yeşil, gövdesi kırmızıymış. “İşte böyle! Tamam, şimdi başlayabilirsiniz!” demiş.

Küçük çocuk öğretmeninin çizdiği çiçeğe bakmış, sonra da kendi çiçeğine… Kendi çizdiği çiçeği daha fazla sevmiş, ama bunu söylememiş. Kağıdın öteki yüzünü çevirmiş ve öğretmeninkine benzer bir resim çizmiş; yeşil saplı, kırmızı renkli bir çiçek…

Başka bir gün küçük çocuk kapıyı kendi başına açabilmeyi başardığında  öğretmeni: “Bugün hamur çalışacağız!” demiş. Küçük çocuk çok sevinmiş. Hamurla oynamayı çok seviyormuş. Hamurdan çeşitli şeyler yapabilirmiş; yılanlar, kardan adamlar… Filler, kediler… Arabalar, kamyonetler… Hamurunu yoğurmaya başlamış.

Ama öğretmeni: “Bekleyin! Daha başlamayın” diye bağırmış. Herkes hazırlanana kadar beklemişler. “Şimdi” demiş öğretmeni, tabak yapacağız!” Küçük çocuk çok sevinmiş. Tabak yapmayı çok seviyormuş. Çeşitli boylarda ve şekillerde tabaklar yapmaya başlamış.

Fakat öğretmeni: “Bekleyin! Ben size tabağın nasıl yapılacağını göstereceğim!” demiş. Herkese derin bir tabak nasıl yapılır, göstermiş. “İşte böyle! Tamam, şimdi başlayabilirsiniz.!” demiş öğretmeni.

Küçük çocuk bir öğretmeninin yaptığı tabağa bakmış, bir de kendi tabağına… Kendi yaptığı tabağı daha çok beğenmiş. Ama bunu kimseye söylememiş. Hamurunu tekrar top haline getirmiş ve öğretmenininkine benzeyen bir tabak yapmış. Bu derin bir tabakmış.

Nihayet küçük çocuk beklemeyi öğrenmiş, izlemeyi de. Öğretmenininkine benzer şeyler yapmayı da. Çok geçmeden kendisine has şeyler yapamaz olmuş.

Daha sonra küçük çocuk ve ailesi başka bir şehirde yeni bir eve taşınmışlar. Ve küçük çocuk başka bir okula gitmek zorunda kalmış. Bu okul diğer okullardan daha da büyükmüş. Ve dışarıdan içeriye açılan bir kapısı yokmuş. Büyük basamaklardan çıkmak, sınıfına ulaşmak için uzun bir koridordan geçmek zorundaymış.

Daha ilk gün, öğretmeni:”Bugün resim çizeceğiz.” demiş. Küçük çocuk çok sevinmiş. Öğretmenin komut vermesini beklemiş.

Ama öğretmeni hiçbirşey söylememiş. Sadece sınıfın içinde, öğrencilerin arasında gezinmiş. Küçük çocuğun yanına gelince, “Resim çizmek istemiyor musun?” diye sormuş. “İstiyorum!” demiş küçük çocuk, “Ne çizeceğiz?”. Öğretmeni:”Buna sen karar vereceksin!” demiş. “Hangi renkle boyayacağız?” diye sormuş küçük çocuk. “Hangi rengi istersen onunla!” demiş öğretmeni.

“Eğer herkes aynı resmi çizerse, aynı renkle boyarsa, kimin yaptığını nasıl anlayabilirim?” diye sormuş öğretmeni. “Bilmiyorum!” demiş küçük çocuk.

Pembe, portakal rengi ve mavi çiçekler yapmaya başlamış. Yeni okulunu çok sevmiş. Ön kapıdan sınıfa girilen bir kapısı olmasa bile!

Helen E. Buckley

Hayalin Derinlikleri

 

Büyük ve kalabalık bir toplulukla beraber konferansın yapılacağı  acayip araziye doğru yola çıktık. Garip bir şekilde hem insani his ve bilgilerle hem de karınca şuuruyla hareket ediyordum. Nihayet arziye vardık.Buraya karınca olarak baktığım zaman gerçekten üzerinde düşünülecek ve konferanslar verilecek kadar enteresan bir yapıya sahip olduğunu ama insan olarak müşahede ettiğim zaman iki tarafı büyük mağazalarla süslü, düz ve iri Napoli taşlarıyla döşenmiş, geniş bir caddede olduğumuzu görüyordum. Bu iki duygu arasındaki korkunç uçurumu tefekküre dalmıştım ki tabiat alimlerinden biri bu arazi hakkında konferans vermeye başladı:

-Efendiler! Burada en dikkat çekici olan bu odacıkların şekli ve aralarındaki kanalların düzgünlüğüdür. Odacıklar aşağı yukarı, kanallar ise mükemmel denecek kadar düzgün çizgilerle doludur. Neden bu kadar düzgün olduğunu alimlerimiz bir türlü çözemiyorlar.Halbuki tabiatta böyle el yapımına benzer şeyler yoktur ve olamaz da, dedi.

Konferansın en tatlı yerine gelinmişti ki birdenbire sayıları yüzbinleri geçen dinleyiciler arasında bir çığlıktı koptu. Gökyüzünün açık olmasına rağmen yağmur ile kıyas edilemeyecek kadar şiddetli bir su seli, sıcak bir tufan bir anda binlerce karıncayı önüne katıyor ve sürüklüyordu. Gökten yağan bu tufandan meydana gelen ve delice akan nehirler karıncaları perişan ediyordu. Herkes bir tarafa kaçışıyordu. Ben ise bir dakikalık korku ve panik yaşadıktan sonra bu suyun nereden geldiğini araştırmaya karar verdim. Yukarıdan hala sağanak halinde sular boşanıyordu.

Bu olaya insan olarak baktığım zaman gülmekten ve şaşırmaktan kendimi alamadım. Garip arazi adını verdikleri bir cadde idi ve biz bu caddede bir kaldırımın kenarında duruyorduk. Bulunduğumuz yere kiralık bir araba yanaşmıştı. Arabacı keyifle uyukluyor, hayvanlarda başlarına asılan torbalardan yem yiyorlardı. Tam o sırada hayvanlardan ikisi sanki anlaşmış gibi işemeye koyuldular. İşte bizim zavallı karıncaları perişan eden sıcak sel, bu atların idrarından başka bir şey değil idi.

Bütün karıncalar büyük bir acı ve üzüntü içinde benim cenazemle uğraşıyorlardı. Ne yazıkki bende felaket esnasında hayatını kaybedenler arasındaydım. Alimler ise hala arazide meydana gelen bu doğal afetin sebebini araştırıyorlar idi. Nihayet tabiat alimlerinin en büyüklerinden biri kütüphanesinde bulunan bir eserde olayın sebebine rastladı. Şöyle deniliyordu: “Garip arazide öyle güçlü bir elektiriklenme vardır ki zaman zaman birdenbire şiddetlenir ve havanın yoğunlaşmasına sebep olur. Böylece en küçük bir terslik bile o bulutlardan sel gibi suların boşalmasına sebebiyet verir.”

Bunu işittiğim zaman gözümün önüne yem yiyen yorgun beygirlerin işemeleri geldi ve bir kahkaha patlatıverdim. Hemen arkasından da uyandım.

O sırada Aynalı Baba gözüme ilişti. Hem gülümsüyor hem de şimdiye kadar hiç görmediğim bir oyun oynuyordu. Bir taraftan da mırıldanıyordu:

Güneş yanar, alem döner,

Birgün gelir hepsi söner,

Ey sahib-i ilm ü hüner,

Bilir misin sebebi kim?

Ne gelen var, ne giden var,

Ne solan var, ne biten var,

Ne gül var, ne diken var,

Bilir misin sebebi kim?

Her zerre ferd, yoktur eşi,

Acep bunlar kimin işi?

Ey kendini bilmez kişi,

Bilir misin sebebi kim?

Hak’tır desen manası ne?

Sebep midir bir kelime?

Soruyorum sana yine,

Bilir misin sebebi kim?

A’mak-ı Hayal

Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi

Neyi İstediğini İyi Düşün

   Bir zamanlar dağda, kızgın güneşin altında, mermer taşlarını yontmaktan bezmiş bir mermer yontucusu varmış. ”Bu hayattan bıktım artık. Yontmak!.. Devamlı mermer yontmak…Öldüm artık!.. Üstelik bir de bu güneş, hep bu yakıcı güneş! Ah! Onun yerinde olmayı ne kadar çok isterdim, orada yükseklerde herşeye hâkim olacaktım, ışınlarımla etrafı aydınlatacaktım.” diye söylenip durur yontucu…

Bir mucize eseri olarak dileği kabul olunur ve yontucu o an güneş olur. Dileği kabul edildiği için cok mutludur. Fakat tam ışınlarını etrafa yaymaya hazırlandığı sırada ışınlarının bulutlar tarafından engellendiğini fark eder. “Basit bulutlar benim ışınlarımı kesecek kadar kuvvetli olduklarına göre benim güneş olmam neye yarar!” diye isyan eder. “Mademki bulutlar güneşten daha kudretli bulut olmayı tercih ederim. “

O zaman hemen bulut olur. Dünyanın üzerinde uçuşmaya başlar, oradan oraya koşuşur, yağmur yağdırır fakat birdenbire rüzgâr çıkar ve bulutları dağıtır… “Ah, rüzgâr geldi ve beni dağıttı, demek ki en kuvvetlisi o, öyleyse ben rüzgâr olmak istiyorum.” diye karar verir. Ve dünyanın üzerinde eser durur, fırtınalar estirir, tayfunlar meydana getirir. Fakat birdenbire önünde kocaman bir duvarın ona mani olduğunu görür. Çok yüksek ve çok sağlam bir duvar. Bu bir dağdır… ”Basit bir dağ beni durdurmaya yettiğine göre benim rüzgâr olmam neye yarar?” der. O zaman dağ olur. Ve o anda bir şeyin ona durmadan vurduğunu hisseder. Kendinden daha güçlü olan şey, onu içinden oyan bir mermer yontucusudur…

Dost

Yolları oldukça uzunmuş, Yokuş yukarı gidiyorlarmış ve güneş yakıcıymış. Ter içinde kalmışlar, susamışlar. Bir dönemecin ardında harika bir mermer kapı görmüşler. Kapı, ortasında bir çeşme bulunan altın döşeli bir meydana açılıyormuş. Çeşmeden de berrak bir su akıyormuş. Yolcu kapıdaki bekçiye dönmüş;

“İyi günler.”

“İyi günler.” diye yanıt vermiş bekçi.

“Burası harika bir yer. Adı ne?”

“Burası cennet.”

“Ne iyi! Cennete gelmişiz. Çünkü çok susadık.”

“İçeri girip dilediğiniz kadar su içebilirsiniz.” demiş bekçi ve eliyle çeşmeyi göstermiş.

“Atımla köpeğim de susadılar.”

“Kusura bakmayın.” demiş bekçi, “Buraya hayvanlar giremez.”

Yolcu çok üzülmüş, çok susamış ama suyu tek başına içmek istemiyormuş. Bekçiye teşekkür edip yoluna devam etmiş. Epey bir süre yamaç yukarı gittikten sonra eski görünümlü küçük bir kapıya varmışlar. Kapı iki yanı ağaçlıklı toprak bir yola açılıyormuş.

Ağaçlardan birinin altında, şapkasını alnına indirmiş uyur gibi yapan bir adam varmış.

“İyi günler.” demiş yolcu.

Adam başını sallamış.

“Atım, köpeğim ve ben çok susadık.”

“Şurada taşların arasında bir pınar var.” demiş adam ve eliyle orayı işaret etmiş, “İstediğiniz kadar su içebilirsiniz.”

Yolcu bekçiye teşekkür etmiş.

“İstediğiniz zaman yine gelebilirsiniz.” demiş bekçi.

Yolcu sormuş;

“Buranın adı ne?”

“Cennet.”

“Cennet mi? Ama mermer kapıdaki bekçi de bana orasının cennet olduğunu söyledi.”

“Orası cennet değil cehennemdi.”

Yolcunun aklı karışmış;

“Sizin adınızı kullanmalarına neden izin veriyorsunuz? Yanlış bilgi vermeleri büyük karışıklığa neden olur!”

Adam gülmüş;

“Hiç de değil!” demiş, “Aslında onlar bize büyük bir iyilikte bulunuyorlar. En iyi dostlarına sırt çevirenlerin hepsi orada kalıyor çünkü..”