'Edebiyat' kategorisi için arşiv
Çanakkale Şehitlerine
Yayınlanma Mart 16, 2009 Duyarlı Toplum , Edebiyat , Gönül , Güncel , Tarih , İnanç , Şiir 1 CommentŞu Boğaz harbi nedir? Var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların yükleniyor dördü beşi,
-Tepeden yol bularak geçmek için Marmara’ya-
Kaç donanmayla sarılmış ufacık bir karaya.
Ne hayâsızca tehaşşüd ki ufuklar kapalı!
Nerde -gösterdiği vahşetle- “Bu bir Avrupalı!”
Dedirir: Yırtıcı, his yoksulu, sırtlan kümesi,
Varsa gelmiş, açılıp mahbesi, yâhud kafesi!
Eski Dünya, Yeni Dünya, bütün akvâm-ı beşer,
Kaynıyor kum gibi… Mahşer mi, hakikat mahşer.
Yedi iklimi cihânın duruyor karşısında,
Ostralya’yla beraber bakıyorsun: Kanada!
Çehreler başka, lisanlar, deriler rengârenk;
Sâde bir hâdise var ortada: Vahşetler denk.
Kimi Hindû, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ…
Hani, tâ’ûna da zuldür bu rezil istilâ!
Ah, o yirminci asır yok mu, o mahhlûk-i asil,
Ne kadar gözdesi mevcud ise, hakkıyle sefil,
Kustu Mehmetçiğin aylarca durup karşısına;
Döktü karnındaki esrârı hayâsızcasına.
Maske yırtılmasa hâlâ bize âfetti o yüz…
Medeniyyet denilen kahbe, hakikat, yüzsüz.
Sonra mel’undaki tahribe müvekkel esbâb,
Öyle müdhiş ki: Eder her biri bir mülkü harâb.
Öteden sâikalar parçalıyor âfâkı;
Beriden zelzeleler kaldırıyor a’mâkı;
Bomba şimşekleri beyninden inip her siperin;
Sönüyor göğsünün üstünde o arslan neferin.
Yerin altında cehennem gibi binlerce lâğam,
Atılan her lâğamın yaktığı yüzlerce adam.
Ölüm indirmede gökler, ölü püskürmede yer
O ne müdhiş tipidir: Savrulur enkâz-ı beşer…
Kafa, göz, gövde, bacak, kol, çene, parmak, el ayak,
Boşanır sırtlara, vâdilere, sağnak sağnak.
Saçıyor zırha bürünmüş de o nâmerd eller,
Yıldırım yaylımı tûfanlar, alevden seller.
Veriyor yangını, durmuş da açık sinelere,
Sürü halinde gezerken sayısız tayyâre.
Top tüfekten daha sık, gülle yağan mermiler…
Kahraman orduyu seyret ki bu tehdide güler!
Ne çelik tabyalar ister, ne siner hasmından;
Alınır kal’a mı göğsündeki kat kat iman?
Hangi kuvvet onu, hâşâ, edecek kahrına râm?
Çünkü te’sis-i İlâhî o metin istihkâm.
Sarılır, indirilir mevki’-i müstahkemler,
Beşerin azmini tevkif edemez sun’-i beşer;
Bu göğüslerse Hudâ’nın ebedî serhaddi;
“O benim sun’-i bedi’im, onu çiğnetme” dedi.
Âsım’ın nesli… diyordum ya… nesilmiş gerçek:
İşte çiğnetmedi nâmusunu, çiğnetmeyecek.
Şûhedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar…
O, rükû olmasa, dünyâda eğilmez başlar…
Vurulmuş tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid’i…
Bedr’in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
“Gömelim gel seni tarihe” desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvâra da yetmez o kitâb…
Seni ancak ebediyyetler eder istiâb.
“Bu, taşındır” diyerek Kâ’be’yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da ridâ namıyle,
Kanayan lâhdine çeksem bütün ecrâmıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan,
Yedi kandilli Süreyyâ’yı uzatsam oradan;
Sen bu âvizenin altında, bürünmüş kanına;
Uzanırken, gece mehtâbı getirsem yanına,
Türbedârın gibi tâ fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile âvizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana…
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak salvetini,
Şarkın en sevgili sultânı Salâhaddin’i,
Kılıç Arslan gibi iclâline ettin hayran…
Sen ki, İslâm’ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;
Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın… Heyhât!
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât…
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana âguşunu açmış duruyor Peygamber.
Mehmed Akif Ersoy
![]()
Büyük ve kalabalık bir toplulukla beraber konferansın yapılacağı acayip araziye doğru yola çıktık. Garip bir şekilde hem insani his ve bilgilerle hem de karınca şuuruyla hareket ediyordum. Nihayet arziye vardık.Buraya karınca olarak baktığım zaman gerçekten üzerinde düşünülecek ve konferanslar verilecek kadar enteresan bir yapıya sahip olduğunu ama insan olarak müşahede ettiğim zaman iki tarafı büyük mağazalarla süslü, düz ve iri Napoli taşlarıyla döşenmiş, geniş bir caddede olduğumuzu görüyordum. Bu iki duygu arasındaki korkunç uçurumu tefekküre dalmıştım ki tabiat alimlerinden biri bu arazi hakkında konferans vermeye başladı:
-Efendiler! Burada en dikkat çekici olan bu odacıkların şekli ve aralarındaki kanalların düzgünlüğüdür. Odacıklar aşağı yukarı, kanallar ise mükemmel denecek kadar düzgün çizgilerle doludur. Neden bu kadar düzgün olduğunu alimlerimiz bir türlü çözemiyorlar.Halbuki tabiatta böyle el yapımına benzer şeyler yoktur ve olamaz da, dedi.
Konferansın en tatlı yerine gelinmişti ki birdenbire sayıları yüzbinleri geçen dinleyiciler arasında bir çığlıktı koptu. Gökyüzünün açık olmasına rağmen yağmur ile kıyas edilemeyecek kadar şiddetli bir su seli, sıcak bir tufan bir anda binlerce karıncayı önüne katıyor ve sürüklüyordu. Gökten yağan bu tufandan meydana gelen ve delice akan nehirler karıncaları perişan ediyordu. Herkes bir tarafa kaçışıyordu. Ben ise bir dakikalık korku ve panik yaşadıktan sonra bu suyun nereden geldiğini araştırmaya karar verdim. Yukarıdan hala sağanak halinde sular boşanıyordu.
Bu olaya insan olarak baktığım zaman gülmekten ve şaşırmaktan kendimi alamadım. Garip arazi adını verdikleri bir cadde idi ve biz bu caddede bir kaldırımın kenarında duruyorduk. Bulunduğumuz yere kiralık bir araba yanaşmıştı. Arabacı keyifle uyukluyor, hayvanlarda başlarına asılan torbalardan yem yiyorlardı. Tam o sırada hayvanlardan ikisi sanki anlaşmış gibi işemeye koyuldular. İşte bizim zavallı karıncaları perişan eden sıcak sel, bu atların idrarından başka bir şey değil idi.
Bütün karıncalar büyük bir acı ve üzüntü içinde benim cenazemle uğraşıyorlardı. Ne yazıkki bende felaket esnasında hayatını kaybedenler arasındaydım. Alimler ise hala arazide meydana gelen bu doğal afetin sebebini araştırıyorlar idi. Nihayet tabiat alimlerinin en büyüklerinden biri kütüphanesinde bulunan bir eserde olayın sebebine rastladı. Şöyle deniliyordu: “Garip arazide öyle güçlü bir elektiriklenme vardır ki zaman zaman birdenbire şiddetlenir ve havanın yoğunlaşmasına sebep olur. Böylece en küçük bir terslik bile o bulutlardan sel gibi suların boşalmasına sebebiyet verir.”
Bunu işittiğim zaman gözümün önüne yem yiyen yorgun beygirlerin işemeleri geldi ve bir kahkaha patlatıverdim. Hemen arkasından da uyandım.
O sırada Aynalı Baba gözüme ilişti. Hem gülümsüyor hem de şimdiye kadar hiç görmediğim bir oyun oynuyordu. Bir taraftan da mırıldanıyordu:
Güneş yanar, alem döner,
Birgün gelir hepsi söner,
Ey sahib-i ilm ü hüner,
Bilir misin sebebi kim?
Ne gelen var, ne giden var,
Ne solan var, ne biten var,
Ne gül var, ne diken var,
Bilir misin sebebi kim?
Her zerre ferd, yoktur eşi,
Acep bunlar kimin işi?
Ey kendini bilmez kişi,
Bilir misin sebebi kim?
Hak’tır desen manası ne?
Sebep midir bir kelime?
Soruyorum sana yine,
Bilir misin sebebi kim?
A’mak-ı Hayal
Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi

Sultan’ın katına gelerek
“Ey başı göklere yücelen Sultan!” dedi şair,
“seni övmek üzere bir şiir yazdım.
İnci gibi parlak bir cevheri, senin için deldim.
Çok övgü almış, şimdiye dek çok
medhiyye görmüşsündür, lakin benim
şiirim gibisine rastlamadığını sanıyorum.”
Padişah meraklandı. Şairin uzattığı kağıdı
özenle aldı, baktı. Sadece ismi yazılıydı.
Hiddetlendi: “Be akılsız adam” diye çıkıştı, “bu ne demek
oluyor?”
Şair sustu. Padişahın hiddeti sürüyordu: “Ne bir iyiliğimden
söz ediyor, ne bir güzelliğimi övüyorsun.
Buna övgü denir mi?”
Şair, “Sultanım” diye söze başladı, “bu uğurlu isimle
bulunduğun şöhretten daha yücesi var mı? Sana övgü ve
ün olarak adın yeter. Adın, erdemle özdeşleşmiş,
nitelik ismiyle anmak istemez.
Çünkü adın bütün güzel ve iyi niteliklere işaret eder.”
(Molla Cami, Salaman ve Absal’dan..)
Günümüzde duygu ve düşünce yeteneğinin köreldiği ve insanların soyut düşünme kabiliyetlerini yitirmeye başladıkları bir “görsellik çağı” yaşanmaktadır. İnsanların his ve hayal ufuklarının önüne çekilen dev ekranlar, masal devlerini hayal bile edilemez hale getirmişlerdir. Felsefi düşüncenin ve fikir üretmenin en büyük dayanağı sağlam ve zengin bir iç dünyadır. Masal, bu iç dünyanın diri tutulması, zengin tasarımlar ve çok yönlü çağrışımlarla düşünebilme yeteneğinin sağlanmasında önemli bir malzemedir.
Ali Fuat Bilkan, Masal Estetiği
“Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı bu ülkede, düşünce adamı nasıl çıkar?”
Cemil Meriç, Mağaradakiler
|
Aşkın coğrafyası var mı? Doğu’nun aşkları başka Batı’nın aşkları başka mı? Birbirinden farklı, hatta birbirine tamamen yabancı iki ayrı aşk geleneği mi var yeryüzünde? İçinde yaşadığımız kültür mü belirliyor aşklarımızı, yoksa aşk dediğin, aileye-kültüre-topluma, kısacası şartlara rağmen gelişen daha bağımsız bir “vaka” mı? |
|
|
“Batılılar aşkı bizim gibi yaşamıyorlar. Onların aşkı daha pragmatik. Daha maddiyatçı. Bizde ise daha maneviyatçı aşk. Gelenek olarak farklıyız,” dedi genç bir kadın, “Türkiye’de kadının durumu” üzerine bir panel sonrasında. Batılıların aşkı bizim gibi “ulvi” yaşamadığı son derece büyük ve alışıldık bir genellemeden başka bir şey değil. Peki nereden geliyor bu koca klişe? Hangi bilgi ağı, hangi ampirik gözlem, hangi araştırma buna sebep? Genç kadın hafifçe kızararak cevaplıyor. “Tabii düşününce fark ediyorum, belki de izlediğimiz filmlerin etkisinde kalıyoruz… Amerikan filmlerinde nasıl resmediliyorsa ilişkiler, tüm Batı toplumlarında öyle zannediyoruz.” Ardından ekliyor: “Ama bu bizim suçumuz mu? Bizzat Amerikalılar kendi kültürlerini böyle göstermek, tüm dünyaya böyle tanıtmak istedikten sonra?..” Dünyanın pek çok yerinde pek çok genç insan Amerikan dizilerine ve filmlerine bakarak “Batı dünyası hakkında” bir fikir ediniyor. Buradan yola çıkarak Batı’nın aşklarının “maddiyat”, Doğu’nun aşklarının ise “maneviyat” ağırlıklı olduğuna dair genellemeler yapabiliyor. Sonra da her tanıştığı Batılıyı bu şablona oturtmaya çalışıyor. Ve bu kaba genellemeleri gene Amerikan sineması besliyor. Bu arada Batı toplumlarında nice insan da kendi genellemelerini ve klişelerini üretmekle meşgul “Doğu’nun aşkları”na dair. Sonuçta bitmez tükenmez bir “lunapark aynaları”na bakar gibiyiz, bir türlü “hakikat”i yakalayamıyoruz aynalardaki çarpık imajlara takılmaktan. Oysa popüler filmler yerine edebiyat olsaydı rehberimiz, pusulamız ve tabii biz daha çok okuyan bir toplum olsaydık, belki de daha farklı olurdu Batı’nın aşklarına dair algımız. Edebiyat, insanları, kültürleri birbirine yakınlaştırır. Ortak paydaları hatırlatır. Honore de Balzac, Madam de Berny’ye yazdığı bir mektubunda şöyle der: “Mutsuzsunuz, biliyorum bunu, oysa ruhunuzda sizin bilmediğiniz ve sizi hâlâ yaşama bağlayabilecek zenginlikler var.” Ve ardından aşkı ikiye ayırır Balzac: “Hükmeden aşk” (yani tamamen yönetmeye, bir başkasının üzerinde tahakküm kurmaya dayalı aşk) ve adayıcı aşk (yani diğerkamcı, bencillikten uzak, nefsi öldürmeye dönük aşk). “Sevgi zorlanırsa, bu zorlama insanı çabuk bıktırır…” der Voltaire. Felsefenin sevgiyle birleşmesini önerir. Bilgi ile aşkın buluşması tasavvufta en berrak halini alır. Tasavvufa göre bu âlemin temeli de, sebebi de aşktır. “Ben bir gizli hazine idim. Bilinmeyi istedim ve âlemi yarattım,” sözünün özü gene aşktır. Ama “aşkın bilgisi” dillendirilmemesi, yazılmaması gereken bir bilgidir. Bu sebeptendir ki, “aşkını anlatmaya yeltenme sakın, ancak söylenmemiş aşklar aşktır…” der William Blake. Ve gelmiş geçmiş en çetrefil aşk hikâyesi Yusuf ile Züleyha… İki farklı şekilde bakılabilir Züleyha’ya. Kimileri -çoğunluk- son derece bencil, muktedir ve maddiyatçı bir kadının suretini görür onda. Mutasavıfflar için ise her şeyden önce bir âşıktır Züleyha. Nereye baksa âşığını görecek, “Yusuf” ismini sayıklayacak, onun isminde mevcut olmayan harfleri silecek kadar kendini kaybetmiş bir âşık. Yorumdan yoruma, algıdan algıya derin farklar var mesele aşk olduğunda. Doğu-Batı genellemesine sığmayacak kadar karmaşık ve ortak, aşka dair ne varsa… Elif Şafak |



Son Yorumlar